Yeni bir hristiyan kalma

Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan

2020.05.23 03:29 karanotlar Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan

Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan
https://preview.redd.it/ty8034wl2f051.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=0ec4d135ff323a4198fa9ff6079711fd180f2033
“Bütün insanlar sıkıcıdır.”
– Kierkegaard-
Giriş
Yüzyıllar boyunca insan düşüncesinde insanın dünyadaki varoluşu ve özü bağlamında Hiç’ten korkma duygusu yuvalanmış ve çekilmeyecek bir duruma gelmiştir: bir felakete yakalandığımız duygusu Batı dünyasında insan varlığının ikilemini her gün arttırıyor. Ve her gün üzerine yeniden düşünülen “insanın ne olduğu” ebedi sorusu, insanların kısır döngüden çıkma fırsatını elinden alıyor. Filozoflar, düşünürler, yazarlar ezelden beri insanların birlikte yaşama ilkeleri üzerine düşünürlerken, her çöküşten sonra yeni bir “ilkesel” değişimi savunurlar. Korkunun, anlamın, hiçliğin ve “anlamsız bir evrende” yalnız kalma umutsuzluğunun özelliklerini inceliyor ve neticede “dünyaya atılmışlık”ta (Heidegger) “her şeyin saçma, yaşamanın ve kendini öldürmenin anlamsız olduğu” bir çöküş duygusuna tanık olmaktadırlar.
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer.
Bununla birlikte Batı felsefesi tarihinde çeşitli felsefesel düşünce ve akımlar gelişmiştir, bunlardan biri de varoluş felsefesi ve onun aktif siyasal oluşumu varoluşçuluktur. Her ikisi de insanın aktüel durumunu varoluşun öz’den yabancılaşması olarak algılar. Varoluşumuz ve özümüz birbirinden kopmuş, ikiye ayrılmış ve birbirine yabancılaşmıştır. Bu konuda Sören Kierkegaard, Martin Heidegger, Gabriel Marcel, Karl Jaspers ve Jean-Paul Sartre gibi birçok filozof kendi felsefesel düşüncelerini yapılandırmışlardır. Her biri bilimsel ya da dinsel bir sistemin kuramını hazırlayıp insanlığa sunmuştur. Kierkegaard ve Jaspers dinsel bir varoluşçuluk taslağı çizerken, Heidegger ve Sartre bunun ateist şeklini geliştirmişlerdir. Sonuç olarak Sartre, Heidegger’in gizemsel Varlık kavramından uzaklaşıp sadece İnsan’ı merkeze alarak kendi felsefesine “hümanist” demiştir. Tüm bu dinsel, bilimsel ve öteki kuramlarla çok daha önce Max Stirner ilgilenmiş ve Sartre ve Heidegger öncesinde insanın “dünyaya atılmışlığını” farklı kavramlarla dile getirmiştir ve bu düşünceden yola çıkarak da Kendi-olma (Eigenheit) ve Biricik “kavramını” yapılandırmıştır.
Stirner ve Çağdaşları
Stirner dönemi filozoflar (Hegel, Marx, Feuerbach, Proudhon vb.) Tanrı’yı öte dünyadan bu dünyaya taşıyıp yeni nominalarla taçlandırırlarken, Stirner, başyapıtında (Biricik ve Mülkiyeti, 1844) tek tümceyle tüm felsefesel, sosyolojik ve dinsel tanrılara meydan okur: “Hiçbir şey Benden üstün değildir”. Bununla tüm fantazmaları (tanrıları, putları, nominaları) silip süpürüp yerine Ben’i koymuştur. Neredeyse dönemin tüm filozofları tamamlanmış düşünce sistemleri sunmaktaydı; Stirner her bir sistemde yeni bir efendi görür, dolayısıyla her birini saplantı (fixe Idee) olarak adlandırır. Bu saplantılı düşünce sistemleri Feuerbach’ta tanrılaştırılan İnsan, Marx’ta sosyalizm, Hegel’de devlet ideolojisi, Proudhon’da Töre, Fichte’de mutlak Ben’dir vb. Birer üstben ürünü olan tüm bu ideolojileri hayaletler olarak betimleyen Stirner, filozofların İnsan’ı Tanrı’nın elinden alıp farklı tanrıların kucağına koymakla yeni bir şey yapmadıklarını, sadece eskiyi yeni adlarla devam ettirdiklerini ileri sürer ve tüm tanrılarla birlikte, diğer filozofların tersine, tanrı-hizmetçilerini de ateşe atar. (Bu güçlü alevler daha sonra Nietzsche’ye de ulaşacaktı, ve Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü “müjdeleyecek” kadar cesaret gösterecekse de yeni bir Tanrı’ya, “Üstinsan”a, boyun eğecekti.)
Stirner ve Sartre
1) Varoluş ve Kendi-olan
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer. Tam olarak: Tek tek insanlardan yola çıkar. Sartre’ın “otantik” dediği düşünce Stirner’in “Kendi-olma” düşüncesine yakındır. Sartre’ın ilkesi: “Varoluş özden önce gelir.”[1] Stirner: “Elbette duyularım olmaksızın düşünemem. Ne var ki düşünebilmek ve duyumsamak için, yani soyut ve duyusal için, her şeyden önce Bana gereksinimim vardır, hem de şu çok bariz olana, Biricik’e. […] Düşünmemin öncesinde – Ben – varım.”[2] Demek ki: Düşünmenin sahibi benim ve düşünme benim mülkiyetimdir. Sartre’ın bazı felsefesel kavramları Stirner’in felsefesiyle belirli bir noktaya kadar örtüşüyor. Aşağıda buna açıklık getireceğim.
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur.
Sartre’ın “Bulantı”adlı romanını Stirner’in felsefesini temel alarak incelerken, öteki eserlerini de göz önünde bulunduracağım. Stirner, Batı felsefesinde Kinikçilerden sonra yabancılaşma kavramını kapsamlı bir şekilde araştıran ve gün ışığına çıkaran ilk filozoftur. Proudhon ve Marx’tan da önce.
“Bulantı”nın protagonisti Antoine Roquentin için yaşam anlamını tamamen yitirir. Yaşamanın bir anlamı olmadığı gibi özkıyımın da bir anlamı kalmaz. Şeylere ve insanlara duyduğu tiksintinin köküne inmeye çalışır Roquentin.
Stirner’e göre birey, içselleştirdiği dış dünyanın değerlerinden, örneğin toplumsal değerlerden arınırsa, arı ve ona özgü bir Ben’e sahip olabilir. “Bulantı”nın protagonisti içselleştirdiği tüm toplumsal değerlerden arınmakla meşguldür. Aslında roman Stirner’in “Meselemi Hiç’e bıraktım” tümcesiyle sonuçlanır; ancak önemli bir farkla: Roquentin genel değerlerden ve varoluşundan kendisinden iğrenirken Hiç’in melankolik dalgasına kapılır, hazzın ve yeniden yaratımın kapıları kapanır üzerine. Hüzünlü bir bakışla varoluşu ve onun insansal gelişimlerini izler. Roquentin’a oranla Stirner’in Biricik’i şenlik dalgaları yansıtır; yıkımını gerçekleştirdiği değerlerin ardından şöyle der: “Sen ey çilekeş Alman halkım – neydi acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıydı seninkisi, horozların her ötüşünde hiçliğe karışan ve yine de mutluluğun ve kurtuluşun özlemini çeken bir tinsel hayaletin acısıydı. Benim içimde de uzun zamanlar yaşadın ey sevgili – düşünce, ey sevgili – hayalet. […] Kal sağlıcakla ey milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık zalim anası kal sağlıcakla! Yarın seni mezara taşıyacaklar, ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. Hepsi sıra sıra mezarlarına indirildiğinde – işte o zaman insanlık âlemi gömülmüş olacaktır. Ve Ben, kendi-olan Ben, onun gülen mirasçısı olacağım![[3]](https://itaatsiz.org/2020/05/07/max-stirner-ve-varolusculuk-a-la-jean-paul-sartre-h-ibrahim-turkdogan/#_edn3)
Bu fark ilkesel bir önem içerir. Melankoli Hıristiyanlığın öteki dünya öğretisinin harabelerinden doğmuş bir psikolojik zedelenmişliktir. Sartre, Roquentin’ı Hiç’in melankolik dalgalarından kurtarmak için, onu daha sonraki eserlerinde yeni tanrılarla tanıştırır. Bu tanrılardan biri “hümanizmdir”, bir başkası da “diyalektik Marksizm”. Sartre’ın otantizm kavramı, “yeni” bir etik üzerinden yaşam ümidi taşır, bu da onu öteki düşünce sistemlerinden farklı kılmaz. Stirner’e göre bu kavramlar da her düşünce sistemi gibi bireyin deforme edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle de Stirner yeni bir genel etik kavramı yapılandırmaktan özenle uzak durur.
2) Özgürlük ve Kendi-olma
Sartre’ın özgürlük felsefesini temellendiren ilk tümcesi: “İnsan özgürlüğe mahkumdur.”[4] İkinci tümcesi: “Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece kendi özgürlüğümü amaçlayamam.”[5]
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur. Ancak mesele bu kadar kolay değil. Kendi-olmayı bu kontekste tüm sosyolojik fantazmalardan (kimliklerden) arınmış bireyin varoluşunu anlayabiliriz. Ancak bu durumda her insanın özgür olmadığını söylemek gerekir, çünkü insanların büyük çoğunluğu sosyolojik kimliklerle var olabilmektedirler. Bu nedenle Stirner Kendi-olanı özgür olandan ayırır. Burada ilk ayrım başlar. İkinci ayrım daha da çarpıcıdır. Sartre’ın ikinci tümcesine karşılık olarak Stirner yalnızca Kendini ve kendi özgürlüğünü göz önünde bulundurur. Bununla Herkesin Herkesle savaşını ilân eder. Özgürlük Stirner’de ikincildir. Birincil olan Kendi-olma ve Kendi-olandır: “Kendi-olma Sizi kendinize geri dönmeye davet eder ve der ki: ‘Kendine gel!’ Özgürlüğün himayesi altında birçok şeyden kurtulacaksınız, ancak yeni şeyler size acı verecektir: ‘Kötü olandan kurtuldunuz, ama kötülük kaldı’. Kendi-olan olarak gerçekten Herşey’den kurtulacaksınız ve üzerinize yapışanlar olursa da bu Sizin tercihiniz ve seçiminizdir, sizin keyfinizdir. Kendi-olan özgür doğar, doğuştan özgürdür; Özgür ise, sadece özgürlük müptelasıdır, hayalcidir, hayalperesttir.”
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur. Tüm toplumsal kuramlar, tüm düşünce sistemleri, tüm sosyolojik ütopyalar bu kaçınılmaz savaşı yenemediği gibi, onun üzerine kurulmuştur. Stirner’e göre filozofların esas yanılgılarından biri tek tek insanları bir İnsan kavramında bütünleştirmeye çalışmalarıdır. Hiçbir filozof yoktur ki bireysel bir felsefe yapılandırabilsin; en bireyselci filozoflar bile genel bir Birey kuramını çizmişlerdir, bireylerin kendisini değil. Bunun, olanaksız olmamakla birlikte, ne kadar zor olduğunu Stirner’in Biricik betimlemesinde görmek mümkün. Özgürlük bağlamında söylenebilecek birkaç şey daha var.
Sartre ile söylemek gerekirse: İnsan öncelikle yalnızca vardır ve kendisini nasıl şekillendirirse, odur. Yani kendisini oluşturduğu şeyden başka bir şey değildir. Stirner’in buna itirazı olmaz. Eğer şu üç olguyu temel alırsak, bireyin onlara göre kendini geliştirebileceğini kaydedebiliriz: Buradalık (dünyaya atılmışlık), sonluluk ve faktisite (olgusallık). Bu şekliyle birey kendini Kendi-olma (Eigenheit) ve olanaklılık (olasılık) olarak algılar. Kendi-olmayı belirleyen olanaklılıktır. Kendime verebileceklerim olanaklarımla sınırlıdır. Olanaklarım özgürlüğümü belirler.
Şimdi, toplumsal hiçbir değer yargıyı olumlamayan Stirner gibi bir filozofla, toplumsalsız yaşamayı düşünemeyen Sartre gibi bir filozof aynı yolda daha uzun birlikte yürüyemezler.
Stirner der ki, eğer Tanrıyı, Zeus’u, kralı vb. tahtından indirme gücüne sahipsem, bunu yapma hakkına da sahibim. Bu tümcede genel ahlaksal hiçbir değer göremeyeiz; ne dinsel ne insansal, ne tanrısal ne metafiziksel bir değer. Ancak tümcede gizli olan bir “ahlak oyunu” vardır. Herkesin Herkesle savaşı! Hiçbir ideoloji doğrudan ve dolayımsız bunu ifade etmez. Her ideoloji her zaman üstü kapalı ve dolayımlı ifade eder. Ve asas olarak da hak ve adalet kavramlarına dayandırır; bu iki kavramı da ahlak çerçevesine alır. Sonuç olarak güçlünün güçsüze karşı savaşının meşrulaştırılması adına bu dolayımlı betimleme insanların tarihsel geleneği haline gelmiştir. Stirner’in farkı; bu oyuna katılmamasıdır; bu oyunu kökten yadsımasıdır. Sözcüğün sözcük anlamıyla karşımıza tüm değerlerden arınmış yalın bir düşünür çıkar. Bu kontekstteMauhtner yerinde bir analizde bulunur: Stirner “dünyaya sığmayacak ve dolayısıyla açlıktan ölecek kadar biricikti; o, politik bir önder değildi, sadece iç dünyasında bir başkaldırandı, çünkü onu insanlarla birleştirecek ortak bir dil bile yoktu.”[6]
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır.
Hiçbir pedagojik buyruk Stirner’de onurlandırılmaz; her biri ona göre bir bahane ve şaklabanlıktır. Stirner ile bir toplum inşa edilemez (zaten böyle bir istemi olduğu söylenemez), Sartre ile inşa edilebilen bir toplum ise ancak ikiyüzlü olacaktır, her toplum gibi. Diğer taraftan Stirner’in önemi düşünce sistemlerine dair tutarlı analizleri ve bireye bireysel değişimlere dair sunduğu alternatiflerdir. Özgürlüğü sorgularken bireyin önemini öne çıkarır: “Peki, nelerden kurtulup özgürleşeceğiz? Herşeyden. Demek ki: bütün perdeleri kaldırılacak, bütün kabukları – kırılacak çekirdek Ben’im.” […] Ama bizzat bu Ben’e özgürlüğün sunacak hiçbir şeyi yoktur.” Felsefe tarihinde özgürlük sorusunu bu şekilde sorgulayan bir filozofa Stirner dışında pek rastlanmaz: “Ben özgür olduktan sonra ne olması gerektiğine dair özgürlüğün söyleyecek sözü yoktur, tıpkı hükümetlerimizin tutukluyu, cezasının bitiminde serbest bırakıp kimsesizliğe terk etmeleri gibi.”[7] Birey gerçekten Herşeyden özgürleşmek mi ister? Yoksa daha çok Herşeyi elde mi etmek ister? Bireyin elde etmek istedikleri var, kurtulmak istedikleri var. Burada önemli olan bireyin Kendi-olarak kendi ilgi ve çıkarları için karar vermesidir.
Roquentin henüz us’la boğuşmaktadır. Bir taraftan özgürleşmek (arınmak) ister, diğer taraftan kendi yalınlığına pratik bir ifade verebilecek durumda (olanaklık/erk) değildir. Varoluşun ve toplumsalın yoğunluğuyla baş başadır. Bu yoğunluktan çıkabilmesi için “Kendine dönmesi” gerekir ki özgürleşebilsin.
3) Egoistlerin Birlikteliği ve Toplumsal
Roquentin silkeleniyor, Kendine geri dönmeye çalışıyor, ancak buradalıktan haz almıyor. Onu çevreleyen gündelik yaşam, sahi olmamalık fazla geliyor ona, altından çıkamıyor o devasa gücün. Yakalandığı melankoli hastalığı bireysel dirilişine engel oluyor. Sartre, protagonistine bir çözüm sun(a)mamaktadır. Roquentin, melankoli adında bir çıkmaz sokaktadır, bir şeytan çemberine hapsolmuştur. Sartre, protagonistini orada bırakır. Daha sonraki eserlerinde ama melankoliden uzak, hatta ihtiras gibi afektler bile içermeyen bir toplumsallık sunar. Adı: Sosyalizm.
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır. Varolanın, adsızın özgür edimi yeni bir toplum düzeninin hizmetçiliğine indirgenecektir.
“Varoluş” “yeni” adlar ve “yeni” unvanlarla şekillenecektir: “Hümanist”, “Sosyalist”, “Marksist” vb. Bundan böyle insanlığın tek kurtarıcısı komünizm olacaktır. Bir toplumsallık üzerinden birey “İnsan olabiliyor” ancak. Sartre bir ideal insan imgesini takip ediyor, bu şekilde ifade etmese de. Neticede sosyalizm gibi bir sistem bireyin bireysel keyfiliğini önemsemeyeceği gibi, baskılayacaktır. Bu durumda İnsan erekleştirilerek bir ödev, bir ideal, bir meslek haline getirilir. Şu anki benliği köpük ve gölgeden oluşmaktadır. Kant’ın “İnsan eğitilmesi gereken tek canlıdır”[8] tümcesi Sartre felsefesinin temel taşlarından birini oluşturur. Böylece çoğunlukça belirlenen bir genel oydaşma, bir kategorik buyruk Sartre hümanizmini belirlemiş olur.
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum.
Stirner kendini hedeflemez, kendini başlangıç noktası yapar. Ve toplumsala alternatif olarak “Egoistlerin Birlikteliği”ni sunar. Genel toplumsal düzene alternatif olarak bu birliktelikle gücünü büyüterek kendi ilgilerini yaşamak ister; “Egoistlerin Birlikteliği” bir kuram olmamakla birlikte, bir tür geçici, yani gerekli olduğu sürece yaşayan bir projedir. Amacı kendine hizmet etmektir, töresel ya da başka bir kuruma değil. Her birliktelik katılımcısı yalnızca kendi ilgisine yöneliktir, hiçbir görevi yoktur; ilgisi bittiği an onu o birliktelikte hiçbir şey tutamaz. Ve bu projenin içeriğini ancak katılımcıları belirler. “Egoistlerin Birlikteliği” bireylerin kendi güçlerini daha da keskinleştirebilecekleri bir güçtür. Toplulukta birey egoisttir, toplumda insansal. Topluluğa karşı borcu yoktur, topluma her şeyini borçludur, çünkü genel bir yasaya karşı sorumludur.
“Egoistlerin Birlikteliği”ni bir partiye benzetebiliriz. Her katılımcı kendi ilgisi doğrultusunda oradadır. Bir partide ise her katılımcı çeşitli görevlerle yükümlüdür. İlkinde birey gönüllüdür, ikincisinde zorunludur. Birinde yaşamdan zevk alır, diğerinde değer yargılarla, ödevlerle, ideallerle çevrilidir, ilkinde yaşam enerjisini tüketir, ikincisinde tüketilir. Toplum bireylerin sırtından yaşar. Sartre’ın toplumunda Stirner bir Kendi-olarak barınamaz.
Topluluk bir araçtır, toplumsa bir amaç. Toplulukta birey bir Kendi-olandır, toplumda yalnızca bir üyedir. Ve sadece üyelik haklarından yararlanır. Aynı zamanda üyelik ödevleriyle yükümlüdür. Pedagoji, klasik adıyla terbiye, toplumun bileşenlerinden biridir. Toplum bireye sınırlar koyar, toplulukta bireyin çıkış noktası ve yargıcı kendisidir. Çıkarları doğrultusunda bir iletişim kurabilir ya da iletişimi bozabilir. Kimseden bir şey talep etmez, kimseye karşı yükümlülük taşımaz.
“Bulantı”da her şey rastlantısal ve absürttü, şimdiyse sosyalizm gibi bir sistem Sartre’da bir anlam kazanıyor. Toplum Sartre’ı mutlu kılar, Stirner’i tiksindirir.
4) Buradalık ve Haz
“İşte o zaman bulantı beni yakaladı; banketin üzerine yığıldım.[…] Kusmak geliyordu içimden.”
-Sartre-
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum. Stirner’in varoluşu varoluşçuluk değildir, çeşitli giysilerle sahneye çıksa da, hiçbir giysi kutsanmadan yerini bir sonrakine bırakır.
“Varoluşçuluk bir Hümanizm mi dir?” adlı eserinde Sartre, Dostojevski’nin “Tanrı yoksa, her şey mübahtır” tümcesini örnekleyerek, ateist varoluşçuların insanı şu an bir “taslak” olarak algıladıklarını ve yukarıda saydığım bileşenlerle bu “taslağı” Tanrı’dan ve dinsel öğretilerden bağımsız olarak şekillendirdiklerini ileri sürer. Çünkü Tanrı’nın olmayışı bir ateist için hiçbir şeyi mübah kılmaz. Buraya kadar sorun yok.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır.
Sartre’ın “taslak” kavramı ve ateizmi konumuz gereği önemlidir. “Taslak insan”, kendini daima yenileyendir; bu bir bakıma Stirner’in Biricik’iğle örtüşür, çünkü Biricik de kendini daima yeniler. Ve bu yenileme Biricik’in gündelik şekilleridir. Biricik kendini amaçlamaz, kendini tüketir, her an neyse odur. Ancak Biricik bir taslak değildir, Biricik doğası gereği zaten bir bütündür, gündelik şekillenmeleri onun gelişimindeki geçici adlarıdır. Ve bu adlar onun ilgisine göre değişir, sabit değildir. Çünkü her sabit düşünce ve edim bir fixe Idee’dir. Stirner’in bir sosyalist olma çabası yoktur, vicdanlı bir insan olma eğilimi olmadığı gibi.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır. İnsan’dır artık Herşeyin ölçütü. Feuerbach, Tanrı’yı yok sayarken, onun yerine İnsanı getirir, bununla İnsanı yüceleştirir. Bu nedenle Stirner Feuerbach ve döneminin öteki ateist filozoflarına hitaben “ateistlerimiz dindar insanlardır. […] En azgın ateist, en inançlı Hristiyan’dan daha az dindar değildir”[9] der. Sonuç olarak sadece adlar değişti: Tanrı’nın yerini İnsan aldı. Sartre’ın ateizmi de aynı eleştiriye layıktır. Nedir Sartre’ın ateizmi? Var olan bütün Hıristiyan değerleri devralmak. Vicdan, pedagoji, sevgi, aile, toplumsal sorumluluk kısacası sosyolojik tüm değerler devam ettirilir. Değişen nedir? Gökten indirilen Tanrı’ya vicdanda yer verilir, tam olarak: Tanrı’nın bizzat kendisine dönüşür vicdan. Ateist vicdan: Hümanizm. Sartre ile birlikte tüm varoluşçular bu toplumsal bileşenler üzerine kuramlarını yapılandırırlar. Dolayısıyla Stirner’in ateizm eleştirisi güncelliğini en yüksek düzeyde korumaktadır.
“Varoluş, özden önce gelir tümcesi” bu aşamadan sonra tersini dile getiriyor. Ateistin vardığı yer yalın varoluş değil, öz’leşen nominadır: Sosyalizm vb. Yalın varoluş varoluşçuluğa dönüşürken beraberinde yeni tanrılar doğuruyor. Bu durumda haz Kendi-olanın kendi hazzı değil, bir nominanın hazzıdır.
Kitabının “İlişkilerim” bölümünde dünyayla ilişkisini şöyle ifade eder Stirner: “Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim – öz-hazzıma aittir.” Ve bu haz Ben ile Öteki arasında bir tahakküm ilişkisine neden olmaz: “Ne Sen benden yüce varlıksın ne de Ben senden.”[10]
Elbette Stirner tiksinme duygusunu tattı, elbette varoluşsallık ve toplumsallık karşısında Roquentin gibi aynı ikilemleri yaşadı, ancak “Biricik ve Mülkiyeti” tüm bu ikilemleri aşan ve hazzını yeniden keşfeden bir Biricik’in dünyasıdır.
Bir yetkinlik olarak us “Bulantı”da parçalanır. Roquentin, kendi seçimi olan izolasyonda acının uç noktasında yaşar. Üstbenden neredeyse tamamen kurtulacakken tiksintinin dalgalarına kapılır. Tiksinti ona kendini bulma yollarını gösterir, aynı zamanda ama onu izolasyona iter. Protagonist sarsıntı yaşar, Meselesini Hiç’e bırakmak üzereyken. Neticede, içselleştirilen üstbenini dışlarken, kendi Ben’ini de dışlar. “Tiksinti” (bulantı) budur.
Sartre daha sonraki eserlerinde Roquentin’ı “Bulantı”nın kasvetinden kurtarır. Ne var ki Kendi-olan bir Biricik olarak yeniden yaratabileceğine, nominalarla taçlandırır onu. Sonuç: Roquentin nominaların mekânı olan üstbenini geri alır. Ancak onun yerine Ben’ini sonsuza dek kaybeder. Sartre’ın yalınlığı, otantik düşüncesi hayaletlere karışır ve Stirner gülümser.
[1] Jean-Paul Sartre: Drei Essays, Ullstein, 1989, s. 32. (Metin boyunca ad verilmediği sürece çeviriler bana aittir.)
[2] Max Stirner: Biricik ve Mülkiyeti, Norgunk, s. 309 ve 320.
[3] Stirner, a.g.e, s. 195-196.
[4] Sartre, a.g.e, s. 16.
[5] Sartre, a.g.e, s. 32.
[6] Fritz Mauthner: Der Atheismus und seine Geschichte im Abendlande. Viertes Buch. Georg Olms Hildesheim, 1963. s. 210.
[7] Stirner, a.g.e, s. 149.
[8] Immanuel Kant: Der Denker und Erzieher, Deutsche Buchgemeinschaft, Berlin 1961, s. 346.
[9] Stirner, a.g.e, s. 167, 40
[10] Stirner, a.g.e, s. 41.
http://projektmaxstirner.de/maxpaul.html?fbclid=IwAR3alLjnHhYDNQeOApj6hZzSYl4Xbcxl1SQDkpdDLnW-TBr13GgKZuykjQg
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.15 08:36 GreatJudge0 ORTADOĞU’DA APARTHEID VE DİNCİ BİR DEVLET YÜKSELİŞTE

ORTADOĞU’DA APARTHEID VE DİNCİ BİR DEVLET YÜKSELİŞTE
https://preview.redd.it/i4hv0rwwivy41.jpg?width=1086&format=pjpg&auto=webp&s=53f3f3db9c7dd00bf752724896822fa22bf6c666
21.ci yüzyıldayız ve ırk ayrımcılığı (apartheid), aynen Nazilerin Nürnberg Yasaları gibi, İsrail Meclisinde kabul edilerek yasalaştı.
19 Temmuz 2018’de ülkeyi sadece "Yahudilere ait özel bir yurt” olarak tanımlayan yeni bir yasa İsrail meclisinde onaylanarak kabul edildi. İsrail’in Anayasası olarak tanımlanan bu 11 maddelik yasa “Temel Yasa - Yahudi Halkının Milli-Devleti İsrail” adıyla yürürlüğe girdi.
Yasanın ilk maddesi İsrail'i "Yahudilerin tarihsel anayurdu" olarak tanımlıyor ve "Yahudilerin ülkenin kaderini tayin etmede özel ayrıcalığa sahip olduğunu" belirtiyor. Yasa kapsamında Arapça ülkenin iki resmi dilinden biri olmaktan çıkarıldı; Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olarak Filistinlilerden ele geçirilen işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşimleri ya da kolonilerin yapımına devam edilmesi “milli çıkar" olarak tanımlandı; "birleşik ve bütün" bir Kudüs'ün başkent olduğu belirtildi.
NÜRNBERG YASALARI GİBİ
Yasanın 10.cu maddesinde “Yahudiler” ve “Yahudi olmayanlar” (Jews and Non-Jews) ayrımı net ve açık bir biçimde belirlendi. Böylece İsrail’de yaşayan azınlıklar, Müslüman ve Hristiyan Filistinliler, Ortodokslar, Katolikler, Süryaniler, Dürziler, Çerkesler, Bahailer görmezden gelindi. Yani artık İsrail vatandaşı olmak yeterli değil: Önemli olan Yahudi ırkından gelmek! [1]
Bu ayrımının yapılması, bir zamanların Güney Afrika Cumhuriyeti’nde geçerli olan“Avrupalılar” ve “Avrupalı olmayanlar” (Europeans and Non-Europeans) ayrımını anımsatıyor. Azınlıkların dışlanması bir yana, daha da beteri, bir zamanlar Nazilerin Yahudilere yaptığı gibi, bu kez sadece Filistinlileri kapsayan ırkçı bir yaklaşımın yasada yer aldığı görülüyor: Filistinliler ulusal kimlik ve tarihsel köklerini inkar etmeleri koşuluyla İsrail vatandaşı olabiliyorlar. Ancak, Yahudilere özgü topluluklara katılmalarına, onlarla aynı yasal ve eşit haklara sahip olmalarına, toprak edinmelerine, seyahat etme ve örgütlenme özgürlüğüne izin verilmiyor. Böylece azınlıklardan da beter ikinci sınıf vatandaşlar olarak tescilleniyorlar. İlhak edilmesi planlanan bölgelerdeki Filistinlileri de kapsayan bu uygulama iktidar olan tüm hükümetleri şimdiden bağlayıcı oluyor. Yani hiçbir hükümet bu Anayasa maddelerine itiraz edemeyecektir. [2]
İSRAİL’DE SADECE DİNİ NİKAH GEÇERLİDİR
Zaten İsrail’de resmi nikah diye bir şey yoktur, geçerli olan salt dinsel nikahtır. Yahudiler arasındaki evliliklerde tek yetkili kurum İsrail Baş Hahamlığı ve Hahamlık Şeriat Mahkemeleridir. Yahudi’nin Yahudi olmayan goyim (kafir) biriyle evlenmesi Musa Şeriatı (Mosaic Law) çerçevesinde kesinlikle mümkün değildir ve gerçekleşemez. [3]
Ancak, goyim kişi Yahudi dinine geçerse o zaman dinsel törenle evlilik mümkün olabilir. Diğer etnik ve dinsel topluluklar [4] da kendi dinsel gelenekleri ve kendi din adamlarının aracılığı ile evlilik işlemlerini yapmak zorundadır. Osmanlı yönetiminden kalma ve İngiliz mandası altında bile sürdürülen bu çağdışı sistem İsrail’de halen yürürlüktedir.
TÜM BU GELİŞMELER NEYİN HAZIRLIĞI?
İsrail’in Haaretz gazetesi yazarlarından Gideon Levi bu konuda şöyle yazıyor:
“Böylesine bir çoğunlukla İsrail’i resmen bir Apartheid devleti ilan etmek mümkün olacak. Ayrımcılığa verilen bu destek ve işgalin sürdürülmesi göz önüne alındığında hiçbir şey şu yalın gerçeği çürütemez: Neredeyse tüm İsrailliler Apartheid’ın sürmesini istiyor. (…) Aşırı sağ, Batı Şeria'nın ilhak edilmesini istiyor. Böyle bir adım oy toplamada avantaj sağlayacak, ancak, sonunda İsrail’in demokrasi maskesini parçalayacak, hem yurtiçi hem de yurtdışında tepkiler yaratacaktır.
Ancak, Filistinlilerin kovulmasını veya yok edilmesini veya Tapınak Dağı’na (Haremi Şerif) Üçüncü Tapınağın inşasını, oradaki camilerin (Mescidi Aksa, Kubbetüs Sahra) yıkılmasını savunan veya hayal eden faşist sağ kanat için hiçbir vicdan sahibi oy kullanamaz. Netanyahu’nun ılımlı olduğu iddia edilen Likud partisi, yalnızca mevcut durumu, yani ilan edilmemiş Apartheid’ı sürdürmek istiyor.” [5]
AVRUPA BİRLİĞİ VE EMPERYALİSTLER APARTHEID’I GÖRMEZDEN GELİYOR.
Tüm bu olan bitenlere karşın Avrupa Birliğinden ve dünya kamuoyundan çok cılız tepkiler geldi. Zaten konu hemen gündemden düşürüldü. Türkiye’de mangalda kül bırakmayan anlı şanlı aydınlar, akademisyenler, köşe yazarları bu gelişmeleri görmezden, bilmezden geldiler, ya da ruhları bile duymadı.
İsrail’in Anayasasını “kurumsallaşmış ırkçılık” olarak tanımlayan İsrailli tarihçi İlan Pappe “bu tür ırkçılığa karşı son savaşın Güney Afrika'da zaferle sonuçlandığını” belirtiyor ve Ortadoğu’da, özellikle Batı’nın dokunulmazlık kalkanı altında olan yeni bir apartheid devletin hoş görülmemesi gerektiğini vurguluyor:
“Tarihsel Filistin'de ırkçılığa böylesine uluslararası bir destek verilmesi, hepimizin söndürmeye çalıştığı ateşi daha da körükleyecektir. Bu tür ırkçılığın özünü geçmişte tanımlamak zor olabilirdi, ancak günümüzde tüm insanlık dışı yapısı ve çirkinliğiyle ortaya çıkmış olup biraz onur ve utanması olan herkesin buna karşı çıkması gerekir. Dünya daha önce apartheid’ı yok etmeyi başarmıştı ve bunu tekrar başarabilir.” [6]
Ne dersiniz, başarabilir mi?
DİPNOTLAR
[1] Yasanın ilk maddesi özetle şu şekilde: A- İsrail devletinin üzerinde kurulduğu İsrail toprağı, Yahudilerin tarihsel yurdudur. B- İsrail Yahudilerin milli yurdudur; bu yurtta Yahudiler kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini belirleme hakkını yerine getirir. C- İsrail’in kendi milli kaderini belirleme hakkı sadece Yahudilere aittir.

[2] 15 Eylül 1935'te Nürnberg'de toplanan Naziler de dünyayı korkunç bir sona sürükleyecek etnik-ırkçı ve şoven yasaların yürürlüğe konmasına karar veriyorlardı. Naziler “Tevrat’ın Tanrı tarafından seçilmiş üstün ve kutsal millet” inancını ters yüz eden Ari ırk kuramını Alman Meclisinde onaylayarak resmi yasa haline getirdiler. Nürnberg Yasaları Almanların, alt ırklar, Yahudiler ve Siyahlar ile evlenmesini yasaklıyordu. Etiyopyalı Yahudiler (Falaşalar) sırf derilerinin rengi siyah olduğu için toplumdan dışlanıyor, hatta kısırlaştırılıyor, ülke demokrasi maskesiyle gizlenmeye çalışılan fanatik bir din devletine dönüşmüş durumda.

[3] Zira Tevrat’a göre İbranilerin gelecekteki kurtarıcısı Maşiyah (Mesih) İbrahim’in soyundan gelecektir ve Filistin toprakları “Tanrı tarafından vaat edilen kutsal toprak olarak bu soya verilmiştir. İşte o nedenle İbrahim’den gelen döl, soy ve ırkın korunması, yabancılarla kesinlikle karışmaması, goyim uluslarla evlilik yapılmaması gerekmektedir. Musa’ya verilen buyruklar budur:
“Senin İsrail oğullarına söyleyeceğin sözler bunlardır. Siz bana kahinlerin krallığı ve kutsal millet olacaksınız. (…) Atalarınızın soyunu seçtiği için Rab sizi Mısır’dan çıkardı. Amacı sizden daha güçlü ulusları önünüzden kovmak, onların ülkelerine girmenizi sağlamak, mülk edinmeniz için onların topraklarını miras olarak size vermektir. (…) RAB’bin sonsuza dek size vereceği bu topraklarda yaşamak için RAB’bin buyruklarına uyun. (…) RAB sizi övgüde, ünde, onurda yarattığı tüm uluslardan üstün kılacağını, kutsal bir millet olacağınızı açıkladı. (…) RAB sizi yeryüzündeki tüm uluslardan üstün kılacaktır.” (Tevrat, Çıkış 19:6; Tesniye 4: 37, 38, 40; 26: 18-19; 28: 1) (…) O ulusları tamamen yok edeceksin; onlarla anlaşmayacaksın, ve onlara acımayacaksın; onlarla akraba olmayacaksın; kızını onun oğluna vermeyeceksin, onun kızını oğluna almayacaksın.” (Tesniye 7: 1-24)

[4] (Müslüman veya Hristiyan Filistinliler, Ortodokslar, Katolikler, Süryaniler, Dürziler, Çerkesler, Bahailer)

[5] Parantez içindeki açıklamalar tarafımdan eklenmiştir.

[6] The Hindu, Israel’s new law is a form of apartheid, Ilan Pappe, 26.7.2018, İngilizceden çeviri ED. Prof. Pappe şu an İngiltere Exeter Üniversitesinde Sosyal Bilimler ve Uluslararası İlişkiler Bölümde görev yapıyor. Üniversitenin Filistin Etno-Siyasal Araştırmalar Merkezi’nin direktörü. Sol görüşleri ve anti-siyonist eleştirileri nedeniyle İlan Pappe İsrail Meclisince suçlu bulundu. Eğitim Bakanlığı ülkeden atılması için çağrı yaptı, fotoğrafı gazetelerde yayınladı, hedef gösterildi, ölüm tehditleri aldı. Hayfa Üniversitesi Tarih Profesörlüğünden kovuldu, 2008’de İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. Pappe’nin ailesi de 1930 da Nazilerden kaçmıştı ! Yazıları ve görüşleri Avrupa medyasınca görmezden geliniyor.
submitted by GreatJudge0 to u/GreatJudge0 [link] [comments]


2020.04.17 03:24 karanotlar Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 4

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 4
https://preview.redd.it/544rab0ez9t41.png?width=976&format=png&auto=webp&s=341c1b91623d420c7739b60d9c835f89a67a33c7
Sosyalizm İçin
2
Sosyalizm, bir ideal uğruna yeni bir şeyler yaratmak için bir araya gelmiş kişilerin irade eğilimidir.
O halde eski sistemin ne olduğunu ve çağımızda eski gerçekliğin neye benzediğini görelim. Çağımızdan şimdiden, birkaç yıl ya da birkaç on yıl gibi sınırlı anlamıyla değil, en az son dört yüzyıl olarak bizim zamanımız kastedilmektedir.
Bunu akıllarımıza sokalım ve burada baştan belirtelim ki: sosyalizm geniş kapsamlı sonuçları olan büyük bir gayedir. Sosyalizm, insanların gerileyen ailelerini tomurcuk veren bir kültürün zirvesine, ruha ve dolayısıyla da birliğe ve özgürlüğe yönlendirilmesine yardımcı olmayı diler.
Ruh bireylere doğru çekilir. Ruhu halka taşıyanlar, içten güçlü bireylerdi, halkın temsilcileriydi; şimdilerde ise ruh bireylerin, tüm güçlerini tüketmiş marifetli insanların içinde yaşamaktadır
Bu tür sözler, profesörlerin ve hiciv yazarlarının kulaklarını tırmalamaktadır ve de bu fesatçılar tarafından döllenmiş düşünüşe sahip olanları sinirlendirmektedir. Bu fesatçılar, insanların ve dahi hayvanların, bitkilerin ve tüm dünyanın daimi bir ilerlemeye, en aşağı seviyeden en üst seviyeye, cehennemin en derin pisliğinden en yüksek cennete, yukarı doğru bir hareket içerisinde olduğu doktrinini yayanlardır. Ve dolayısıyla mutlakıyet, kölelik(serflik), lüks düşkünlüğü, kapitalizm, zorluk ve yozlaşma, hepsi, sosyalizme giden yolda salt ilerleme adımları ve aşamaları olarak addedilmektedir. Bu tür sözde bilimsel yanılsamaların hiçbirine bağlı değiliz. Dünyayı ve insan tarihini tümüyle farklı görüyoruz. Farklı söylüyoruz.
Ulusların kendi altın çağları, kültürlerinin zirve noktaları olduğunu ve bu doruklardan yeniden indiklerini söylüyoruz. Avrupalı ve Amerikalı halklarımızın uzun süreden beri –aşağı yukarı Amerika’nın keşfinden beri – böyle bir düşüş içerisinde olduğunu söylüyoruz.
Bir ruhun egemenliğinde oldukları zaman uluslar, kendi büyüklük dönemlerine ulaşırlar ve bu dönemleri devam ettirebilirler. Günümüzde kendilerine sosyalist diyenlerin kulağına bu da kötü gelmektedir oysa kötü değildir; daha yeni, onları, sözde materyalist tarih mefhumunun yandaşlarını Darwinci kisvelerinde bir an için gördük. Aşağıda ele alınacaktır, ancak şu an için devam etmeliyiz. Marksizm ile yolumuz üzerinde yeniden karışılacağız ve onu durdurup yüzüne ne olduğunu söyleyeceğiz: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin laneti!
Düşünürlerin, duygu ile boyun eğdirilmiş insanların, öz-farkındalıkları ve sevgileri dünyanın büyük bilgisinde yekvücut olanların, büyük muzdariplerin ruhudur; ruhtur, ulusları büyüklüğe, birliğe ve özgürlüğe yönelten. Bireylerden, insan kardeşleri ile birlikte ortak bir çabada birleşmek için icbar edici bir maddi ihtiyaç çıkmıştır. O zamanlar, toplumların toplumu, gönüllüğü birliğe dayanan komünallik oradaydı.
Biri muhtemelen şunu soracaktır, insan, tecridini (isolation) terk etmek ve önce küçük sonra büyük gruplarda yurttaşlarına katılmak için zekayı ve içgörüyü nasıl elde etmiştir?
Bu soru aptalcadır ve sadece çöküş dönemi profesörleri tarafından sorulabilir. Çünkü toplum insan kadar eskidir; birinci, verili bir gerçektir. İnsanoğlu nerede bulunursa bulunsun, sürüye, klana, kabileye ve loncalara katılmıştır. Birlikte göç etmiş, yaşamışlar ve çalışmıştır. Onlar, ortak bir ruhla bir arada kalan bireylerdi ki bu doğal ve arızı olmayan bir dürtüydü (hayvanlarda dürtü denilen de ortak ruhtur).
Ancak şu ana kadar bilinen insan tarihinde bu doğal birleştirici nitelik ve ortak ruh dürtüsü her zaman dış biçimlere (formlara) -dini semboller ve kültler, inançlar, dua ritüelleri veya benzeri şeylere- ihtiyaç duymuştur.
Bu cihetle ruh, ruhsuzlukla her zaman bağlantılı olan uluslardadır ve batıl düşüncelere sahip derin sembolik düşünüştedir. Birleştirici ruhun sıcaklığı ve sevgisi, dogmanın katı soğukluğu ile gölgelenmiştir. Sadece imgelemde açığa vurulabilen bu tür derinliklerden doğan gerçek, yalınlığın saçmalığı ile yer değiştirmiştir.
Ruhun olmadığı yerde ölüm olduğu için, ölüm aramızdaki atmosferdir. Ölüm, derimizi istila etmiş ve etimize nüfuz etmiştir.
Bunu dış örgütlenme takip etmiştir. Kilise ve seküler dış baskı örgütleri güç kazanmış ve sürekli kötüleşmiştir: serflik, feodalizm, çeşitli departmanlar ve otoriteler, devlet.
Bu da ruhun insanlar arasında ve üzerinde ve bireylerden akan ve onları birliğe yönlendiren yakınlığın (immediacy) nihai çöküşüne yol açmıştır. Ruh bireylere doğru çekilir. Ruhu halka taşıyanlar, içten güçlü bireylerdi, halkın temsilcileriydi; şimdilerde ise ruh bireylerin, tüm güçlerini tüketmiş marifetli insanların içinde yaşamaktadır. Fakat ruh bir halktan –toplumsal çekişmesi, ebedi kökü olmayan, handiyse havada asılı kalmış gibi duran izole edilmiş düşünürler, şairler ve sanatçılardan- yoksundur. Bazen ruh, sanki onları kadim, unutulmuş zamanlara ait bir rüyadan ele geçirir. Sonra onlar, asil bir küçümseme jestiyle, liri bir kenara koyup trompete uzanırlar, bu ruhta halka ve gelecek nesillere konuşurlar. Tüm temerküzleri, tüm biçimleri ki kendilerinin içinde güçlü bir ıstırap ile canlıdır ve genellikle beden ve ruhun kaldırabileceğinden daha güçlü ve engin olan, haddi hesabı olmayan, renkli figürler, ritim ve armoni eylemi ve ivediliği, hepsi –dinleyin siz sanatçılar!- gelişmesi engellenmiş insanlardır, onlarda toplanan, onlarda gömülen ve onlardan yeniden doğacak olan canlı insanlardır.
Ve onlarla birlikte, diğer bireyler doğmuştur ki ruh ile ruhsuz olanın karışımı tiranları, servet biriktiricilerini, insan kiralayıcılarını, toprak hırsızlarını tecrit etmiştir. Bu tür çöküş ve geçiş zamanlarının başlarında bu insanlar, Rönesans’ta ya da Barok dönemin başlarında en şatafatlı ve ihtişamlı şekilde temsil edildiği üzere, hala merkezkaç şekilde dağılan ve fakat kısmen kendilerinde yoğunlaşan ruhun pek çok özelliğine sahiptir. Tüm güçlü iktidarlarına rağmen hala melankoli, katılık, yabancılık ve olağanüstü hayalcilik izlerini taşırlar. Bu fenomenlerin çoğu için kişi neredeyse şunu söyler: ruh benzeri bir şeyler ya da daha ziyade hayal benzeri şeyler kendilerinden daha güçlü şekilde, tecrit edilmiş kişiliğin kabının çok dar olduğu bir bağlamda yaşamaya devam eder. Ve nadiren, çok nadiren bunlardan biri kötü bir rüyadan uyanır gibi uyanır, tacını bir tarafa fırlatır ve bu insanlar için nöbet tutmak üzere Tur Dağı’nın tepesine tırmanır.
Ve bazen bir perinin beşiğinde uzun süredir beklediği karışık tabiatlar gelir; peri bunlardan Napolyon ve Ferdinand Lasalle gibi büyük bir fatih ya da büyük bir özgürlük savaşçısı, düşünce ve özgür fantezi dehası ya da büyük bir tüccar yapabilir.
Ahlaksızlığımızın belirtilerinden farklı bir şeye ihtiyacımız var, ondan kaçınmak için — ben diyorum ki çok fazla göze çarpan sanat olmaksızın, çok fazla yazılı bilim olmaksızın müreffeh yaşam dönemleri ve halkları, gelenek dönemleri, epik dönemler, tarım ve kırsal zanaat dönemleri vardı ve halen var.
Ve kendilerine ruh zenginliği ve gücün kaçtığı tecrit edilmiş bu birkaç kişi, sadece ruhsuzlukla, yalnızlıkla ve sefaletle bırakılmış atomize ve izole pek çok kişiyle; kendisine halk denen ancak sadece yerinden edilmiş, ihanete uğramış bir yığın insan kitlesi ile yüzleşir. Yerinden edilmiş, melankolik bir gariplik içinde olanlar, kendileri hakkında hiçbir şey bilmese dahi halk-ruhunun içlerine gömüldüğü birkaç kişi olan bireylerdir. Eğer ruh ve insanlar yeniden birleşip dirilecekse, yerinden edilmiş, zorluk ve yoksulluk içinde bölünmüş olanlar, ruhun kendilerinde yeniden akması gereken kitlelerdir.
Ruhun olmadığı yerde ölüm olduğu için, ölüm aramızdaki atmosferdir. Ölüm, derimizi istila etmiş ve etimize nüfuz etmiştir. Fakat bizde, saklı özbenliğimizde, en gizli ve derin rüya ve arzularımızda, sanatın figürlerinde, en güçlü isteğimizde, derin düşünceli iç görüde, kasıtlı eylem, aşk, umutsuzluk ve cesarette, ruhsal sıkıntı ve neşede, devrim ve birlik halinde, orada, hayat, güç ve zafer ikamet eder; ruh saklıdır ve üretilir ve güzellik ve komünallikle bir halk çıkarmak ve yaratmak istemektedir.
Sonra gelen tarihte insan ırkının en görkemli parladığı zamanlar, ruhu insanlardan yalnız bireyin derin yarıklarına ve oyuklarına sızdırma temayülünün yeni başladığı ve şimdilik çok ilerlemediği, ortak ruhun, toplumların toplumunun, ruhtan kaynaklanan pek çok birliğin birbirine bağlanmasının tam çiçeklendiği ve fakat halkın büyük ruhu ile hala doğal bir biçimde kontrol edilmesine rağmen deha insanlarının halihazırda zuhur ettiği, dolayısıyla onların büyük emeği tarafından sıradan bir biçimde korkutulmadığı, daha ziyade onları komünal yaşamın doğal bir meyvesi olarak kabul ettiği ve kutsal hislerle onlardan zevk aldığı zamanlardır. Bu cihetle, kendi yaratıcılarının isimlerini genellikle gelecek nesillere zor devrederler.
Yunan halkının Altın Çağı böyle bir zamandı; Hristiyan Orta Çağı böyle bir zamandı.
İdeal değildi; bir gerçeklikti. Ve dolayısıyla, yüce, kendiliğinden oluşan ruhanilik ile birlikte eski baskı kalıntılarını ve dışsal gaddarlık, dayatılan güç, devlet tarafından ileride yapılacak baskının başlangıcını şimdiden görüyoruz. Fakat ruh daha güçlüydü; aslında sıklıkla çöküş zamanlarında zulmün tiksindirici araçları haline gelen iktidar ve bağımlılığın bu tür kurumlarına dahi sızdı ve onları güzelleştirdi. Tarihçilerin “kölelik” dediği her şey her zaman ve tümüyle böyle değildi.
Bu bir ideal değildi çünkü ruh oradaydı. Ruh, yaşama, anlamını ve kutsallığını verir; ruh neşe, güç ve haz ile şimdiki zamanı yapar, yaratır ve ona sızar. İdeal; şimdiki zamandan, yeni olan bir şeye doğru döner. Geleceğe, daha iyi olana ve bilinmeyene özlemdir. Çöküş zamanlarından yeni bir kültüre doğru giden yoldur.
Ahlaki bozulma halinden kurtulmaya çalışıp yenilenmiş ilk kültürün efsanevi zamanlarına, komünizme kaçan ilk insanlar; görülebilir, dokunulabilir, ifade edilebilir bir forma sahip yeni bir ruhun çekiciliğine uzun süre kapılmamıştı.
Burada bir mim daha koyulmalı. Dönüm noktasına ulaşmış bu muzaffer zirve zamanlar diğer dönemlerden önce cereyan etmişti. Bu dönemler sözde ilerlemede tek bir zamanı değil, tekrar ve tekrar birbirini izleyen ve birbirine karışan halkların yükselişleri ve çöküşlerini kapsar. Bağlayıcı ruh da, doğal birbirine ait olma dürtüsüyle gönüllü temelde ortak bir yaşam da orada vardı. Fakat tüm detaylarında güzellikle ve özgün bir armonide uyumla parıldayan katedral kuleleri cennete doğru yükselmedi ve dingin sükûnet içerisindeki sıra sütunlu salonlar gökyüzünün saydam maviliğine karşı ayakta durmadı. Bunlar, daha basit gruplardı: henüz bireysel istidat ve öznellik kişilikleri, halkın temsilcileri olarak var olmamıştı; ilkel, komünist bir yaşamdı. Yüzlerce yıllık ve genellikle bin yıllık bir görece durgunluk vardı – var – . Durgunluk, duyun siz bilimsel ve liberal çağdaşlar, o zamanlar içindir, o halklar içindir ki neredeyse düne kadar kültürlerinin bir nişanesi olarak vardı. İlerleme, sizin ilerleme dediğiniz, bu aralıksız harala gürele, yenilik, yeni olduğu müddetçe yeni olan herşeyin peşindeki bu hızlı, yorucu ve sinir bozucu kısa soluklu koşu, bu ilerleme ve onunla ilişkilendirilen kalkınma uygulayıcılarının deli fikirleri ve bu delice, yerine varır varmaz hemen elveda deme alışkanlığı, bu istikrarsız ve rahatsız telaş, bu sabit kalma beceriksizliği ve bu daima hareket halinde olma arzusu, bu sözde ilerleme bizim anormal koşullarımızın, kültürümüzün bir belirtisidir. Ahlaksızlığımızın belirtilerinden farklı bir şeye ihtiyacımız var, ondan kaçınmak için — ben diyorum ki çok fazla göze çarpan sanat olmaksızın, çok fazla yazılı bilim olmaksızın müreffeh yaşam dönemleri ve halkları, gelenek dönemleri, epik dönemler, tarım ve kırsal zanaat dönemleri vardı ve halen var. Varislerinin zaten kendileriyle olduğu ve harika gençliklerini halen onlarla geçirdikleri için pek ihtişamlı büyük dönemlere nazaran daha az şaşalı olduğu ve kendilerine daha az anıt ve mezar taşı dikildiği dönemler, neredeyse rahat denilebilecek daha uzun ve geniş bir yaşam dönemi vardır. Sihri, zorlayıcı gücü ile öz-bilince sahip ruh henüz var olmamıştı. Hristiyanlık öğretilerinde olduğu gibi dünya genelinde ayrılma ve yayılma sürecine henüz girilmemiş, insan ruhları büyüsüne henüz boyun eğmemişti. Böyle zamanlar da vardı: ve böyle insanlar da vardı ve böyle zamanlar geri dönecek.
Böyle zamanlarda ruh saklı görünmektedir. Dikkatli bir inceleme ile dahi kişi neredeyse sadece toplumsal yaşam formlarındaki ve toplumun ekonomik kurumlarındaki dışavurumları ile ruhu ayırt eder.
İnsanlar her zaman en ilk, primitif başlangıçlara, bu zamanların ilk aşamalarına, kendilerini henüz çöküşün ilk zamanlarından, ruhsuzluktan, tiranlıktan, sömürüden ve yönetimsel iktidardan, genelliklede ulusların yardımı ile korudukları zaman dönmüştür. Öyle ki bu verimli durgunluk halinde dünya üzerindeki yeni yerlere yavaş yavaş gitmişler ve buralara, genç ve sağlıklı olarak bilinmeyen mesafeden ve belirsizlik içinden gelerek girmişlerdir. Nitekim geç emperyal dönemin Romalıları ve Yunanlıları bu yenileyici banyoya dalmış ve yeniden ilkel çocuklar haline dönüşmüş, eş anlı olarak Doğudan gelen yeni ruh için uygun hale gelmiştir. İnsanoğlunun empatik gözlemcisi için sonsuz çöküşü ve sonsuz-yeniden-oluşu içerisinde erken dönem Bizans sanatı -kolaylıkla geç dönem Yunan da denilebilir- eserleri kadar dokunaklı, acı verici ve aynı zamanda neredeyse çocukça dindar imanı canlandırıcı bir şey daha neredeyse hiç yoktur. Nesiller; zarif, latif biçimcilikten ve virtüözlüğün sıkıcı soğukluğundan bu neredeyse çok fazla samimi hisse, bu çocuksu basitliğe ve cismani gerçekliği doğru algılama beceriksizliğine geçişte hangi ahlaksızlıktan ve hangi muazzam yeniden-tesis etmeden, hangi dehşetlerden ve hangi ruhsal sıkıntılardan geçti! Eğer ruh onu pislik ve acı safra olarak tükürmeseydi, göz ve elin ustalığı, sanat ve zanaatta nesilden nesile geçerdi. Bu kadar acı verici ve yine de canlandırıcı görüşte hangi umutlar, hangi derin avuntular yatar, bizim için ve herkes için bundan kim ders alır? Çünkü onlar biliyorlar: hiçbir ilerleme, teknoloji, ustalık bize kurtuluş ve iyilik getirmeyecektir. Bizim sosyalizm dediğimiz büyük dönüşüm sadece ruhtan, sadece içsel ihtiyaçlarımızdan ve içsel zenginliğimizden doğacaktır.
Fakat bizim için dünyada herhangi bir yerdeki karanlıktan hiç bu kadar uzak ve bilinmez, hiçbir sürpriz yoktur? Geçmişin hiçbir analojisi bize tümüyle uygulanamaz. Dünyanın yüzeyi bizim tarafımızdan bilinmektedir, ellerimiz onun üstündedir ve nazarımız onun çevresinde dolanmaktadır. On yıllardır ya da bin yıldır bizden hala ayrı olan halklar –Japonlar, Çinliler- ilerlememiz için, kendi durağan yaşam biçimlerini ve medeniyetimiz için kendi kültürlerini hevesle takas ediyorlar. Bu devletin diğer, daha küçük halkları Hristiyanlığımız ile ya da alkol ile yok edilmiş veya bozulmuştur. Bu sefer, yenilenme kendimizden gelmelidir, gerçi bunu yaparken bize en çok belki de yeni bir karışımın halkları – Amerikalılar gibi- eski devirlerden halklar -Ruslar, Hintliler gibi- ve belki de Çinliler faydalı olacaktır.
Bizler çöküşün halkıyız; bu çöküşün öncüleri aptalca güç yarışı, bireyin utanç verici tecridi ve teslimiyeti nedeniyle yorgun düşmüş olanlardır.
Ahlaki bozulma halinden kurtulmaya çalışıp yenilenmiş ilk kültürün efsanevi zamanlarına, komünizme kaçan ilk insanlar; görülebilir, dokunulabilir, ifade edilebilir bir forma sahip yeni bir ruhun çekiciliğine uzun süre kapılmamıştı. Kendilerini büyüleyen çok kuvvetli bir yanılsamanın görkemine sahip değillerdi. Fakat onlar eski büyük dönemlerin batıl, acınası, tanınamaz kalıntılarını terk ettiler. Sadece dünyevi mutluluğun peşinde koştular ve böylelikle yaşamları kurumlarına, sosyal yaşamlarına, çalışmalarına ve malların dağılımına nüfuz eden adalet ruhu ile yeniden başladı. Göksel yanılsama öncesinde dünyevi bir eylem olarak adaletin ruhu ve gönüllü birlikteliğin yaratılması, sonradan dünyevi eylemi topluma kazandıracak ve dahası onu doğal olarak ikna edici kılacaktı.
Bu sözlerle, geçmiş uzun binyılın barbarlarından mı bahsediyorum? Araplar’ın, İrokualar’ın, Grönlandlılar’ın atalarından mı bahsediyorum?
Bilmiyorum. Eski ve şimdiki sözde barbar halkların kökenleri ve değişimleri hakkında çok az şey biliyoruz. Herhangi bir teamüle ya da gerçek bir delile neredeyse hiç sahip değiliz. Sadece, barbar veya yabani olduklarını öne sürülenlere ait sözde ilkel hallerin insanlığın başlangıcı açısından asli olmadığını biliyoruz. Nitekim zihinsel kapasitelerinin ötesinde eğitim alan pek çok uzman buna inanmaktadır. Bu tür bir başlangıç bilmiyoruz. “Barbarların” kültürleri dahi bir yerlerden gelmiştir, beşeriyette derin köklere sahiptir. Belki de bizim kaçmaya çalıştığımız barbarlık gibi bir barbarlıktan gelmişlerdir.
Kendi halklarımızdan bahsediyorum; kendimizden bahsediyorum.
Bizler çöküşün halkıyız; bu çöküşün öncüleri aptalca güç yarışı, bireyin utanç verici tecridi ve teslimiyeti nedeniyle yorgun düşmüş olanlardır. Artık bağlayıcı bir ruhun olmadığı, sadece bozulmuş kalıntıların, batıl inanç saçmalığının ve onun kaba vekili, dış güç baskısı, devletin olduğu düşüşün halkıyız. Çöküşün halkıyız ve bundan dolayı bu tür çöküşün öncüleri bu dünya yaşamının ötesine işaret edilmesini anlamlı bulmazlar, kutsal olarak inanabilecekleri ve iddia edebilecekleri hayali bir cenneti tasavvur edemezler. Bizler, sadece tek bir gerçek ruhla – komünal yaşamın dünyevi konuları ile ilgili adalet ruhuyla- tekrar yukarı çıkabilecek olan halkız. Bizler, sadece sosyalizmle kurtarılabilecek ve kültüre getirilebilecek halkız.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/2020/04/12/sosyalizme-cagri-gustav-landauer-4/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]